1
Turan GÜVEN
Haber-Ajanda’nın nisan sayısında, bugün içinden geçtiğimiz sürecin oligarşi ile “derin millet” arasında yaşanan bir iktidar mücadelesi olduğunu ifade etmiş ve “Türkiye’nin geleceğinde kimler olacak?” sorusuna cevap vermeye çalışmıştım. Bu süreçte Türk milletinin hem yeni deneyimler kazanacağından, hem de kazandığı deneyimleri daha sağlam bir geleceğin temellerini kurmak için kullanacağından adım gibi eminim. Neye dayanarak bu kadar “kesin” konuşuyorum? Biliyorum ki, Türk milletinin barışçı, kucaklayıcı, itidalli, aklıselim sahibi, “İslami değerlere dayanan birlikte yaşama kültürü” bize uzun bir gelecek vaat etmektedir. Toplumu “iç çatışmalar” ve “gerginliklerle” idare etmeye alışmış olan oligarşi ise, bu süreci büyük bir kayıpla kapatacaktır. Öyle bir oligarşi ki, varlığını din (İslam) düşmanlığı üzerine kurgulamıştı (28 Şubat ve darbe gerekçelerini hatırlayınız)… Vahyi hayatın dışına atarak toplumun hem bu dünyasına, hem de öbür dünyasına ipotek koymuştu. Nasıl ki, yumruğunuzu devamlı sıkarak yaşamanız mümkün değilse, sürekli bir gerginlik ve çatışma ortamında yaşamanız da imkânsızdır. Her türlü zaafına rağmen, insanoğlunun tabiatı (yeni tabirle doğası) buna uygun değildir. İnsan fıtraten, daha çok barış ve huzur içinde yaşamaya eğilimlidir. Bu bağlamda, toplumda düşmanlık, gerginlik ve ayrışma tohumları atanlar, farkında olmadan kendi geleceklerini yok ederler. Çünkü kötü düşünce ve fiillerin sahipleri bırakınız toplumun belli bir kesimini, bizzat Allah’ı karşılarına alır. Hiçbir insana kötülük yapmayan Allah, kötülük yapılmasını da istemez. Bugüne kadar iyiyi, kötüyü, güzeli, çirkini ve hayata dair her şeyi oligarşi belirliyordu. Artık bundan sonra “söz milletin” olacaktır.
21’inci YÜZYILIN TÜRKİYE’Sİ…
Günümüzde bazı insanlar, ayrıntıların dolambaçlı yollarında kayboldukları için asıl sorunu görememe gibi bir tehlike ile karşı karşıyadırlar. Tıpkı ağaçlardan ormanın tümünü görememek gibi bir şeydir bu… Zaten işin en zor tarafı da, böyle bir labirente girmiş olan kişiyi oradan çıkarmaktır. Bunlar, genellikle kendini tekrar eden ve tekdüze bir hayat yaşayan insanlardır. Aldıkları eğitimin ve kazandıkları alışkanlıkların kendilerine nasıl bir ayak bağı oluşturduğunu anlayamazlar. Eğer bu insanlar bir de ideolojik şartlandırmanın esiri durumuna düşmüşlerse, dünyaya ve olaylara geniş bir pencereden bakmaları iyice zorlaşır. Biz, 21’inci yüzyılın Türkiye’sini düşünürken, sadece Türkiye’deki resmin tümünü görmenin yetmeyeceğini, dünyada da neler olup bittiğini görmek gerektiğini biliyoruz.
Bugün içinde yaşadığımız Türkiye, ne 1970’lerin, ne 1980’lerin, ne de 1990’ların Türkiye’sidir… 21’inci yüzyılda dünya ile bütünleşerek “dünya devleti” olma yoluna girmiş bir Türkiye var artık… Birçok okuyucumun, “zaten Türkiye bir dünya devletidir; başka bir gezegene ait değildir” dediğini duyar gibiyim. Burada “dünya devleti” ifadesiyle, Türkiye’nin dünya siyasetinde kazandığı ağırlıktan bahsettiğimi vurgulamak isterim. Dünyadan ve yakın komşularından soyutlanmış, kendi gölgesinden korkan, halkını “düşman” olarak gören bir Türkiye’yi geride bıraktığımızı anlatmaya çalışıyorum.
İnsan, bilgi, sermaye ve mal dolaşımının hızlandığı bir dünyada, Türkiye 21’inci yüzyılı içe kapanarak çıkaramazdı. Hem sonra Türk milleti ne zaman içe kapanarak yaşamıştı da, 21’inci yüzyılı da öyle yaşasın… “İçe kapanma” milletimizin fıtratında olmayan bir yaşama biçimidir. Türkiye açık bir toplum ve açık bir ülkedir… Artık herkes, dünyadan soyutlanmış zoraki steril yapıların başarılı olamayacaklarını görmelidir. Türkiye, bazı kesintilere rağmen, rahmetli Özal’dan bu yana tabiatına uygun bir iş yaptı ve dünya ile bütünleşmeyi seçti. Son zamanlarda, kendini sınır komşuları ile kanlı bıçaklı halde yaşamaya mahkûm eden politikaları elinin tersi ile bir kenara itmeyi başardı. Bir ülkenin yakın çevresinden bu derece soyutlanması, eşyanın tabiatına aykırıydı. Türkiye’yi düşman komşuların ortasında yalnızlığa terk edenler, bu durumun sonsuza kadar böyle gideceğini sandılar. Tabii ki, kötü bir şekilde yanıldılar… Oysa artık dünya öyle iç içe girdi ki, bırakınız yakın komşunuzu, en uzak bir ülkedeki siyasetler ve olaylar bile sizi etkileyebiliyor. Söz gelimi, ticari ilişkileriniz olan bir ülkede ithalat daralması varsa, bir ihracat sıkıntısı yaşayacağınızı söylemek bir kehanet değildir. Bugün bir siyasetçi, Türkiye’nin dünyadan soyutlanmasını; yakın komşuları ile yeniden bozuşmasını ve ekonomik ilişkileri kesmesini isteyebilir mi? Ne yazık ki, el altından bu tür politikaları destekleyenler olabiliyor. Oysa bunlar, Orta Doğu’da huzur, güven ve barış istemeyen İsrail politikasının ülkedeki uzantısından başka bir şey değildir. Türkiye’de bu politikaları iflas ettirecek olanlar, tarihe geçecek ve Türk milletinin milli hafızasında yerini alacaktır. Artık bu tür politikaları yeniden hayata geçirmeye çalışmak, suları tersine akıtmak kadar zor bir olaydır. Türk milleti ve onun bağrından çıkmış Türk aydınları, böyle bir geriye dönüşü asla kabul etmez…
Türkiye başta kendi gerçeği olmak üzere, bölge ve dünya gerçeklerini bir tarafa iterek “benim iç ve dış siyasetimden kime ne, politikalarımdan sadece ben sorumluyum” deme lüksüne sahip değildir. Yakın komşularımız Bulgaristan, Yunanistan, Gürcistan, Ermenistan, İran, Azerbaycan, Rusya, Irak, Suriye ve hatta Avrupa ülkelerinin bile böyle bir lüksü olamaz… Her ülkenin siyaseti bir başka ülkeyi iyi veya kötü yönde etkilemektedir. Şimdi insafla düşünelim; Beşir Esad, babası Hafız Esad’ın politikasını aynen sürdürse ve “Suriye’nin siyaseti Suriye’yi ilgilendirir” deseydi, bugünkü ilişkiler kurulabilir miydi? Böyle bir politikadan hem Türkiye, hem de Suriye zarar görürdü. Bugün ABD siyaseti sadece ABD’yi mi ilgilendirmektedir? Kim çıkıp Irak ve Afganistan’ın insanlık dışı işgalini ABD’nin yanlış siyasetinden kaynaklanmadığını iddia edebilir? Başta İslam âlemi olmak üzere, bütün dünyayı rahatsız eden bu politikadan birinci derecede sorumlu olan ABD’dir. Emperyalist ve zora dayanan ABD politikaları, dünyanın her yerinde anti Amerikancılığın ve Amerikan düşmanlığının tırmanmasına hizmet etmiştir. Elbette her ülkenin siyaseti birinci derecede o ülkeyi ilgilendirecektir; ama ikinci derecede de yakından uzağa doğru barışa, güvenliğe ve beşeri ilişkileri geliştirmeye hizmet etmelidir. Türkiye iç barışı, huzuru, güvenliği ve bireysel özgürlükleri öne almaz ve yakın komşularıyla “gerginlik politikalarına” devam ederse, küçük çaplı bir bölge devletinden öteye gidemez. Artık hiç kimse, bir dünya devleti olma yolunda ilerleyen ve bu hususta önemli bir ivme kazanmış olan Türkiye’yi, 1930’lu yılların köhne siyasetlerine mahkûm edemeyecektir.
Türkiye’nin 21’inci yüzyılda çözmesi gereken önemli sorunların hemen hepsi 20’inci yüzyıldan günümüze sarkan müzmin (kronik) sorunlardır. Bunlar arasında ilk sıralarda eğitim ve üniversite sorunu, işsizlik ve istihdam sorunu, terör ve güvenlik sorunu, demokrasi ve temel insan hakları ile ilgili sorunlar yer almaktadır. 21’inci yüzyılda temel sorunlarını çözmüş bir Türkiye’nin, hem bölgesinde, hem de dünya terazisindeki ağırlığı daha da iyi iyi hissedilecektir.
KÜRESEL GÜÇ VE SİYASET…
“Küresel güç” dediğimiz siyasi otorite, dünya insanlık tarihinin her döneminde var olmuştur. Küresel güç, sahip olduğu gücü, dünyanın hemen her yerinde hissettiren ve kendini güç olarak algılattıran bir otoritedir. Tabii ki, sahip olduğu güç oranında da “dünya nizamından” sorumludur. Sorumluluk da en az güç kadar önemli bir kavramdır. Bugün hiç kimse, Kenya’yı dünya nizamından sorumlu tutamaz; ama ABD için aynı şeyi söylemek mümkün değildir. Sorumluluğunun bilincinde olmayan bir küresel güç, bırakınız dünyaya nizam vermeyi, mevcut nizamı da bozarak yeryüzünü cehenneme dönüştürebilir. Önemli olan otoritenin elindeki güç değil, bu gücü nasıl kullandığıdır. Bugünkü ABD, sahip olduğu gücü, dünyada hak ve adaleti sağlamak için değil, insanlığa baskı ve zulüm aracı olarak kullanmaktadır. Her şeyden önce, dünyadaki her sorunu güç kullanarak çözmek (Bazı sorunların sadece güçle çözülebileceğini de unutmamak lazım.) insani bir yaklaşım değildir. Nitekim bugünkü manzara tam da budur. “Kontrolsüz güç, güç değildir” diyenlere, “hak ve adalete dayanmayan güç, güç değildir” diyorum.
Siyasette büyük bir manyetik alan meydana getiren kadrolar, dünyadaki küresel güçlerin dikkat ve ilgisinden azade olamazlar. Yani belirli bir eşik değerin üzerine çıkacak kadar bir siyasal güç oluşturamamışsanız, küresel güçler tarafından dikkate alınmazsınız. Zaten ülke içinde böyle bir manyetik alan yarattıktan sonra, ucundan kıyısından küresel güçlerin siyasetinize dâhil olduklarını da göreceksiniz. Siz yeterince açık biçimde göremezseniz de, en azından sizin dışınızdakiler görecektir. Küresel güç veya güçler, diğer ülkelerin sadece dış siyasetleri üzerinde değil, iç siyasetleri üzerinde de bir kontrol kurmaya çalışırlar. Yeterince güçlü ülkeler bu dayatmaya karşı bir direnme gösterirken, o gücü kendinde göremeyen ülkeler dünya konjonktürünü de hesap ederek ince politikalar takip etmek zorunda kalırlar. Tarihin, kültürün, coğrafyanın ve insan unsurunun avantajlarını akılcı ve yüksek bir politika ile tamamlayan ülkeler, her türlü güce karşı koyabilirler. Her halükarda, insanlık onuruna yakışan şey, güce, sömürüye ve baskıya dayalı politikaları reddetmektir. “Küresel güç” gerçeğini önceden bilmek acaba bize ne kazandıracaktır? Bunu önceden bilmek, küresel güçlerden korkma ve onların emrine girme anlamına gelmiyor; ama bundan gafil olarak yapılan strateji ve planlarların da gerçekçi olmayacaklarını bilmeliyiz. Küresel güçlerin ülke aleyhine olabilecek isteklerini önceden kestirme ve buna karşı yeni siyasetler üretme konusunda zihinsel hazırlık yapmanın ne zararı olabilir? Belli bir eşik değerin üzerine çıkamamış, yeterli bir manyetik alan oluşturamamış siyasi bir hareket olarak küresel güçlere istediğiniz kadar atıp tutabilirsiniz; ama asıl duruşunuz yönetime geldiğiniz zaman ortaya çıkacaktır (Burada ‘Bekara avrat boşaması kolaydır’ halk sözünü hatırlatmakta yarar var). Ülkede meydana gelen her büyük olayın bir de uluslar arası uzantısı olduğunu bilenler, plan ve programlarını yaparken daha dikkatli olmak zorundadırlar. Hangi olayların uluslar arası uzantısı olduğunu, hangi olayların yerel ve bölgesel olduğunu, hangi olayın mevcut dünya konjonktürü içinde nasıl gelişeceğini ve çözülebileceğini tahmin edemeyen siyasetçiler ülkeye hiçbir şey kazandıramadıkları gibi, bütün dünyaya da gülünç duruma düşerler.
BAĞIMSIZLIĞA GİDEN YOL BİLİM VE TEKNOLOJİ ÜRETEMEKTEN GEÇER…
İnsanlık âlemi, 20’inci yüzyılın ortasından günümüze kadar, bilim ve teknolojide büyük gelişmelere şahitlik yaptı. Yaklaşık bu 50 yıllık süreç, neredeyse insanlığın bütün birikimlerine eşdeğer bir gelişmeye tekabül ediyordu. En köklü gelişmeler elektronik, iletişim ve bilişim teknolojilerinde yaşandı. 1970’li yıllarda, bir insanın evinden veya iş yerinden bütün dünya ile iletişim kurabileceğini kimse tahmin edemezdi. Uzay çalışmaları içinde yer alan “uzaktan algılama” teknolojisinin sivil hayatımıza ve askeri amaçlı kullanıma bu kadar derinlemesine gireceği de kimsenin aklına gelmiyordu. ABD ile “anlık istihbarat paylaşımı” denilen şey (Irak’ın kuzeyindeki PKK faaliyetlerinin canlı olarak gözlenmesi) uzaktan algılama teknolojisine dayanıyordu. Şayet bu teknoloji bizde olsaydı, “istihbarat” gibi çok önemli bir konuda başka bir devletin vereceği teknik hizmetlere mahkûm olur muyduk? Bir ülke istediği kadar yer altı ve yer üstü zenginliklerine sahip olsun, istediği kadar ekonomik refah içinde bulunsun, eğer bilim ve teknolojide belirli bir düzeye gelememişse, kendini bağımsız ve güvende hissedemez. Bilimsel ve teknolojik üstünlük, bir ülkenin dünyadaki ekonomik ve siyasi kaderini belirleyen en önemli unsurlardan biridir. Milli savunma ve ekonomi, ancak bilimsel bilgi ve teknoloji üreterek güçlendirilebilir.
Bilim ve teknolojide atılan ilk adımlar çok önemlidir; çünkü araştırma-geliştirme (Ar-Ge) faaliyetleri ile yeni teknolojiler bu altyapı üzerine inşa edilir. Bugün ABD’nin küresel bir güç olarak temayüz etmesi, 2’inci Dünya Savaşı’nda yaptığı bilim ve teknoloji hamlesine dayanmaktadır. Bunu daha açık şekilde ifade edersek, bilim ve teknolojide neredeyseniz, dünya siyasetinde de oradasınız… Geri kalmış ve gelişmekte olan ülkeleri düşünelim. Bunların çoğu –yeterli altyapı olmadığı için- mevcut teknolojilere uyum sağlamada ciddi sorunlar yaşamaktadır. Dahası, yakın gelecekte ne tür teknolojilerle karşılaşacakları konusunda da hiçbir öngörüleri yoktur. Oysa bilim ve teknolojide ileri ülkelere baktığımızda, aynı şeyi düşünmek söz konusu bile edilemez. Gelişmekte olan ülkelerin hayal bile edemedikleri yeni teknolojileri, ileri ülkeler üretmeye başladılar bile... İşte bu bağlamda ülkemize dönüp bakacak olursak, insan kaynakları bakımından zengin olmasına rağmen, kötü bir eğitim ve üniversite sistemi belimizi bükmektedir. Üniversitelerimizin bugün içinde bulunduğu durum, gelecekten ümitli olmamız için iyi bir görüntü vermiyor. Kanaatimce, eğitim ve üniversite sorunu, Türkiye’nin en büyük, en önemli ve en hayati sorunlarından biridir. Bu müzmin (kronik) sorun çözülmeden bilim ve teknolojide büyük adımların atılacağını düşünmek bir hayaldir. Yeni teknolojiler geliştirmede, üniversitelerden ziyade, özel sektörün daha büyük bir atılım gerçekleştirebileceğini düşünüyorum. Derin bilimsel bilgiye gerek duyulan ileri teknolojiler ise, mutlaka “üniversite-özel sektör” işbirliği ile gerçekleştirilebilir.
ŞU “SİYASAL İSLAM” KAVRAMINA BİR BAKALIM…
Dilde yaşadığımız kısırlık ve kavram kargaşası, toplumsal hayatımıza kötü bir şekilde yansımaktadır. Eğer insanlar, ortak bir dil üzerinden birbirlerini anlamakta ciddi zorluklar yaşıyor ve hatta kavramlar üzerinden kıyasıya kavgalar yapıyorlarsa, ortada büyük bir iletişim sorunu var demektir. Hem de insandan insana olan bir iletişim sorunu… Acaba böyle bir sorun kendiliğinden mi, yoksa sistemli ve uzun bir çalışmanın sonucunda mı meydana gelmiştir? Bu da tartışmaya açık bir konudur. Kavgalara ve yanlış anlamalara sebep olan kavramların kaynağı nedir? Nerede, kimler tarafından ve neye dayanarak üretilmiştir?
Bazı kavramlar var ki, bir inancı, bir din’i ve onlara mensup insanları toplumda ve dünya kamuoyunda mahkûm etmek, küçük düşürmek için uydurulmuş ve içi de uyduranlar tarafından doldurulmuştur. Özel maksatlarla üretilmiş bu kavramları kullananlar öyle acemilik yapıyorlar ki, ben bile psikolojik bir savaşın içinde olduğumu fark edebiliyorum. Bana göre savaş açılan din’in adı İslam… Aşağıda vereceğim bazı kavramlara ve onların içeriğine baktığımız zaman, medya ve dil üzerinden İslam’a karşı nasıl bir psikolojik savaşın yürütüldüğünü daha iyi anlayacağız. Örnek kavramların karşısındaki açıklama ve anlam, o kavramın nasıl bir içerikle yüklenerek dünya kamuoyuna verildiğini göstermektedir. Şimdi şu kavramlara bir bakalım:
“Siyasal İslam”: Dünyadaki mevcut sistemin İslami açıdan eleştirisi, en büyük tehdit ve tehlikedir. Siyasal İslam dünyayı tehdit etmektedir...
“Siyasal İslamcı” : Müslümanlığı siyasete kurban edecek kadar akılsız ve tehlikeli bir insan…
“İslami Terör” : İslam terör üreten bir dindir. İslam’ın olduğu yerde terör vardır. Başka hiçbir dinde terör yoktur…
“İrtica”: Ülkemize özgü bir kavramdır. Bu kelimeyi konuşan kişi, karşı tarafın beyninde otomatikman Müslümanlığın oluştuğunu çok iyi bilir; çünkü bugüne kadar hiç başka anlamda kullanılmamıştır. Yani Müslümanlık=İrtica…
“Şeriat” : Dört kadınla evlenmeyi, kol kesmeyi, kadınları eve kapatıp hayatın dışına atmayı, siyah peçe ve çarşafa büründürmeyi mecbur kılan dinsel bir rejimin adı…
“İslamcı” : İslam’ı referans alarak hayatını düzenleyen ve herkesin de böyle olması için dayatma yapma potansiyeline sahip tehlikeli bir Müslüman tipi…
Yukarıdaki kavramları toplumsal, kültürel ve entelektüel hayatın içinden doğan masum kavramlar olarak ele alabilir miyiz? Bu kavramların hiçbiri Müslümanlar tarafından üretilmediği gibi, Müslümanların özelliklerini yansıtan ve kabullenebilecekleri kavramlardan değildir. Hangi Müslüman kendini bu kavramlardaki içeriklerle tanıtmak ister? Bir din’in teröre kaynaklık yapıp yapmadığını anlamak için onun ana kaynaklarına bakılması gerekmez mi? Allah, Kuran’ın hangi ayetinde insanlara terör yapmayı emretmiştir? Bilakis, savaş hali hariç, bir insanı öldürmeyi bütün insanlığı öldürmekle eş tutmuştur. Dünyanın her yerinde saniyeler içinde binlerce çeşit suç işleniyor; acaba bu suçları işleyen insanların hangi dine mensup olduklarına bakılarak hiç o dine karşı bir kötüleme yapılıyor mu? İnsanlığın yüzünü kızartacak ve insanlığından utandıracak suçların en fazla işlendiği ülke ABD değil mi?
Üretilen maksatlı kavramlarla bir din’in mensuplarını toptan kötülemek ve hiç olmadık sıfatlarla anmak, en hafif tabiriyle ahlaksızlıktır. Bir insan veya grup kendisini nasıl tanıtıyorsa, onu öyle tanımak ahlaki bir zorunluluktur. Ahlaksızlık ise, bir dinin ana kaynağına göre mensuplarında olmaması gereken özellikleri, o dinin bütün mensuplarında varmış gibi anlatmaktır. Ne yazık ki, Okyanusun öbür ucunda üretilip servise sunulan bu kavramlar, ABD karşıtlığını dilinden hiç düşürmeyen anlı şanlı milliyetçilerin bile resmi konuşmalarına girmiş bulunmaktadır. Bu da, bana göre, İslam düşmanlarının ağzı ile “din kardeşini” kötülediği için katmerli bir ahlaksızlık örneğidir. Türk milletinin temel değerlerine karşı yapılan psikolojik savaşta nerede duracağını bile bilmeyen bir aydın görüntüsü ile karşı karşıyayız.
Elbette insanlar fıtraten farklıdırlar; bundan dolayı farklı fikir ve düşüncelere sahip olmaları da gayet normaldir. Farklı fikir ve farklı düşüncelerden söz ediyorsak, zaten peşinen bir anlaşmazlığa atıf yapmış oluyoruz. Benim burada kastettiğim sorun, insanların fıtraten farklılıklarından kaynaklanan bir iletişim sorunu değil… Birbirimizi “doğru” anlamamak sorunudur. Türkçe konuşmamıza ve yazmamıza rağmen, neden bir iletişim bozukluğu yaşıyoruz? Bu soruyu üç şekilde de sorabiliriz: Birbirimizi anlamak istemiyor muyuz? Birbirimizi anlamıyor muyuz? Yoksa birbirimizi anlayamıyor muyuz?
SİYASET KURUMUNUN AŞAĞILANMASI...
Uzun yıllardan beri, ülkemizde siyaset kurumu adeta bir günah keçisi haline getirildi. Sanki aynı merkezden üretilen psikolojik bir yıpratma taktiği ile bütün siyaset kurumu aşağılandı ve yerden yere vuruldu. Halk bir yandan bu propagandanın etkisi ile tüm siyasetçileri güvenilmez insanlar gibi görürken, diğer taraftan da ülkedeki her türlü işin siyaset kurumu ile döndürüldüğünü görüyordu. Ülkeye yol, köprü, okul, havaalanı ve fabrika gibi altyapı hizmetleri lazımsa, bunları siyaset kurumu yapıyordu. İstihdam, eğitim, sağlık ve dış politika sorunlarının çözümü de yine siyaset kurumundan bekleniyordu. Konutlarımızı ısıtmak için doğal gazı, arabalarımızı yürütmek için yakıtı temin etme işi de tabii ki siyaset kurumunun göreviydi. Ülke bir devlete savaş açacaksa, buna karar verecek olanların başında da yine siyaset kurumu gelmekteydi.
Ülkenin neredeyse her şeyinden sorumlu tutulan bir kurumu akıl ve mantık dışı bir yaklaşımla itibar kaybına uğratmak bugüne kadar ülkeye bir şey kazandırdı mı? Oysa her kurum gibi, siyaset kurumu içinde de iyiler, kötüler, ahlaklılar, ahlaksızlar, kaliteliler ve kalitesizler bulunması mümkündür. Kurumlara göre oranları değişmekle beraber üniversitede, yargıda, orduda ve TBMM’de her türlü insana rastlamak mümkündür. Eğer kurumlar ve icraatları bilimsel bir yaklaşımla eleştirilecekse, bilimsel yöntem analizci bir bakış açısı ile yapılmalıdır. Siyasetçi ile görüşüp konuşurken, kafasının arkasında hep o aşağılayıcı propagandanın tortularını taşıyor, işi bitene kadar ağzından kötü bir şey çıkarmamaya çalışıyor; ama işi bittikten sonra siyasetçinin aleyhine veryansın ediyor.
Kocaman bir güven sorunu yaşıyoruz. Toplumda siyaset kurumuna karşı bir “güvensizlik” yaratıldığı açık... Siyaset kurumu içinde de kaliteli, yüksek ahlaklı, ülkenin ve milletin geleceğini düşünen insanların olduğu görülmüyor. Bütün kötü insani vasıflar siyasetçiler için kullanılıyor. Ülkede kötü giden ne varsa, hepsi siyasetçilerin eseri olarak görülüyor. İyi giden şeylerin ise sahipleri hep başka… Ne kadar siyasetçi varsa “cahil”, “kalitesiz” ve “ahlaksız” insanlar... Bu “toptancı” yaklaşımların hiçbiri bilimsel değil… Ayıklama ve analiz yapma zahmeti gösterilmeden siyasetçilerin hepsi vatan satan ve ABD’den emir alan insanlar olarak gösteriliyor.
Ortada görünen ve görünmeyen ilkeleri ile oligarşik bir sistem var. Bu oligarşik sistem herkese bir yafta yapıştırıyor. Sistemin görünen ilkelerine baktığınızda, “oh ne güzel, ülkede her şey süt liman” diyorsunuz. İlkelerin bir kısmı göstermelik olarak anayasaya derç edilmiş olsa bile, ülke o ilkelerle yönetilmiyor. Hem anayasayı halka “kutsal metin” gibi sunuyorlar, hem de anayasayı ilk delenler onlar oluyor. Yani, oligarşi ülkeyi istediği gibi yönetiyor… Başörtüsünü bu ülke için sorun haline getiren oligarşi değil mi? Acaba bu zulmü anayasanın hangi maddesine dayandırmaktaydı? Var mıydı böyle bir madde? Hemen belirteyim; anayasada böyle bir madde yok… Ama oligarşi, her türlü metinden işine gelen her türlü içtihadı çıkararak zulmüne yasal kılıf bulabilir. Artık şimdi oligarşi tıkandı; bakalım sürünerek nereye kadar gidebilecek…
156 Kez Okundu.