|
SELÇUKLU SOSYAL GÜVENLİK EĞİTİM, KÜLTÜR VE DAYANIŞMA VAKFI Sezenler Cad. No: 20/10 SIHHİYE/ANKARA Telefon: 0312-2312786 www.selcukluvakfi.org Selçuklu Vakfının Değerli Dostları, Hayatımızın büyük kısmını, dünyadaki önemli değişim ve dönüşüm süreçlerini yaşayarak geçirdik. Kendimizi sorgulamamız gerekirse, dünya çapındaki bu olaylara aktif bir şekilde katıldığımızı ve tarihin inşasında yerimizi aldığımızı söyleyemeyiz. Her çağı en az 20-30 yıl gecikerek idrak ettik ve hatta bazı çağın imkanlarına bile dokunamadık. İleri ülkelerin yararlandığı nükleer enerji, uzay, biyoteknoloji ve bilgi çağının imkanlarından en yüksek düzeyde yararlandığımızı iddia edemiyoruz. İnsanımızın tüm enerjisi, yaklaşık yarım asırdan beri incir çekirdeğini doldurmayan iç meseleleri tartışarak harcandı. Türkiye’yi kısır döngüye düşürerek milletimize idrak gecikmesi yaşatanlar, pişkin tavırlarla hâlâ bu yüzyılın aktörleri gibi karşımızda duruyorlar. Aydınlarımız, önlerine konulan gündemleri tartışarak zaman geçiriyor. Toplumun bir kısmı eğlence ve sefahatın pençesinde debelenirken, bir kısmı da her türlü yoksulluğun pençesinde kıvranıyor. Kendini eğlence kültürüne vermiş zevkçi (hedonist) bir toplumun yarattığı bataklık, devamlı tatminsiz insanlar ve suçlu gençler üretmeye devam ediyor. Ülke meselelerini bilimsel, kültürel, felsefî ve metafizik bir derinlikte ele alıp özgün çözümler üretemeyen bir üniversite ile karşı karşıyayız. Çağımızın bize sunduğu imkanları doğru kullanarak, çocuklarımız ve torunlarımız için daha iyi bir Türkiye hazırlayamadığımızı; dünya terazisinde hissedilebilir bir ağırlık oluşturamadığımızı artık itiraf ederek işe başlamalıyız. Şimdi bir kısmımız, bireysel gayretlerle, küresel güçlerin oluşturduğu dalgaları kıracak mendirekler inşa etmeye çalışıyor. Bir kısmımız da kendisini suyun akışına bırakmış durumda… Oysa, dalgalar o kadar büyük ki, bu mendirekleri aşması işten bile değil. Yaklaşık 15-20 yıl önce, kapalı toplumlar ve sistemler de aynı yöntemi denediler; fakat iletişim ve elektronik çağın oluşturduğu büyük dalgalar karşısında dayanamayıp çöktüler. En çıkar yol, bize hayal gibi görünse de, bu büyük dalgaları söndürecek “yeni karşı dalgalar” oluşturmaktır. Elimizdeki vasıtalara ve sahip olduğumuz insan kaynaklarına baktığımızda, bu karşı dalgaları oluşturmak hayal değildir. Türk ve İslam coğrafyasında bu büyük dalgayı oluşturacak güç biziz. Yeter ki, buna inanalım ve büyük hedeflere kilitlenelim. Geleceği doğru tahmin eder ve yeterli hazırlığı yaparsak, çocuklarımızı ve gençlerimizi küresel güçlerin anaforundan kurtarabiliriz. Bunu, ancak medeniyetimizin köklü kurumlarını bilgi çağının gereklerine göre yeniden inşa eder ve ayakta tutarsak gerçekleştirebiliriz. Medeniyetimizin en köklü kurumlarının başında, her dem canlı duran vakıflarımız yer almaktadır. Yakın geçmişimizin karanlık ve çalkantılı döneminde, mağdurlarımıza ve mazlumlarımıza hizmet vererek bir boşluğu doldurmuş olan Selçuklu Sosyal Güvenlik, Eğitim, Kültür ve Dayanışma Vakfı (SOGEV), bundan sonra yeni ve büyük hamlelerle milletimizin hizmetinde olmaya devam edecektir. Vakfımızın senedinde geniş bir faaliyet alanı tanımlandığı halde, bunu sadece “ne öldüren ne onduran” öğrenci burslarına indirgemek istemiyoruz. Vakfımız, gönül coğrafyamızın dostlarını kucaklayacak; milletimizin sosyal, kültürel ve ekonomik sorunlarına bilimsel yaklaşımlarla çözümler üretmeye çalışacaktır. Hepsinden önemlisi, Selçuklu Vakfı, bugüne kadar en büyük eksikliğimiz olan kurumlaşmayı sağlayacak; eğitim, kültür ve örgütlü yardımlaşma konusunda üzerine düşen görevleri lâyıkıyla yapacaktır. Çocuklarınızın, torunlarınızın ve Türkiye’nin geleceği için birlikte çalışalım. Bundan sonra sizleri faaliyetlerimizden haberdar edeceğiz; uyarı ve önerilerinizi göz önünde tutarak birlikteliğimizi sürdüreceğiz. Selam ve saygılarımla… Genel Başkan Prof. Dr. Turan GÜVEN
SELÇUKLU SOSYAL GÜVENLİK EĞİTİM, KÜLTÜR VE DAYANIŞMA VAKFI’nın 21 Ekim 2005 tarihinde verdiği iftarda Genel Başkan Prof. Dr. Turan Güven’in yaptığı konuşma Selçuklu Vakfının Değerli Dostları, Davetimize icabet ederek, bu mütevazı soframızı varlığınızla şenlendirdiğiniz için sizlere teşekkür ediyoruz. Bizleri bu sofra etrafında birleştiren Allah’a hamt olsun! Vakfımızın böyle bir iftar davetini gerçekleştirmesinde, bizlere buradaki imkanı sağlayan Ankara Ticaret Odası Başkanı Sayın Sinan Aygün’e ve Yönetim Kurulu üyelerine, onun şahsında ilgili tüm personele şükranlarımızı sunuyoruz. Vakfımızı 26 yıldan beri devam ettiren ve onu günümüze taşıyan başkanlara ve vakıfta görev almış bütün arkadaşlarımıza minnet duygularımızı ifade ediyoruz. Ebediyete intikal edenlere de Allah’tan rahmet diliyoruz. Bugün burada, öğrencilerimizle birlikte oruçlarımızı açmak ve iftar yapmak, bize ayrı bir mutluluk vermektedir. Sevgili gençlerimize ve öğrencilerimize de hoş geldiniz diyorum. Değerli Büyüklerim, Kardeşlerim, Kıymetli Hanımefendiler ve Sevgili Öğrenciler, Yakın tarihimizin son 50 yılında, dünyadaki büyük değişimlere, dönüşümlere ve yıkımlara şahit olduk. Bu kadar büyük olayların, bir insan ömrüne sığması, gerçekten hayret verici bir olgudur. Artık bilim ve teknoloji öyle bir noktaya geldi ki, eskiden 40-50 yılda meydana gelen gelişmeler, şimdi beş yıl içinde gerçekleşebiliyor. Bir başka ifadeyle, her beş yılda bir dünya tümüyle değişiyor ve yeni bir konum kazanıyor. Bu gerçek, insanoğlunun kısa aralıklarla kendini gözden geçirmesini ve konumunu yeniden belirlemesini mecbur kılıyor. Hiç şüphesiz, insan hayatını derinden etkileyen en büyük devrim, insanoğlunun kısa zamanda çok iş yapabilme yeteneğini keşfetmesi ve zaman kazanmasıdır. Gerçekten de, çocukluk yıllarımızda bir insanın bir yılda yaptığı iş, günümüzde bir saat içinde yapılabiliyorsa, bu hızı küçümsemek mümkün değildir. Bütün bunlara rağmen, kazandığımız zamanı öyle kötü kullanıyoruz ki, nereden nereye geldiğimizi sorgulamaya bile vakit bulamıyoruz. Medeniyetimizin insan varlığını inşa eden, dinimizde ve kültürümüzde “iç muhasebe” veya “nefis muhasebesi” denilen bir kavramın varlığını unutuyoruz. Gerçekçi bir öz değerlendirme yapıp, kendisiyle hesaplaşmayı göze alamayan İslam dünyası, her tarafından lime lime dökülüyor ve bir türlü kendini toparlayamıyor. Tarih, kültür ve inanç coğrafyamızda büyük yıkımlar yaşanıyor. Kendimizi sorgulamamız gerekirse, son 300 yılda bilime ve teknolojiye dünya çapında büyük katkılar yaptığımız ve tarihin inşasında önemli bir yer aldığımız söylenemez. Dünyadaki büyük değişimleri bile en az 20-30 yıllık bir gecikmeyle algılayabildik. Yaklaşık yarım asırdan beri, insanımızın tüm enerjisi incir çekirdeğini doldurmayan iç meselelerde tüketildi. Türkiye’yi kısır döngüye düşürerek, milletimize idrak gecikmesi yaşatanların oyunlarını ne yazık ki bozamadık. Bugün toplumun bir kısmı eğlence ve sefahat içinde ömrünü tüketirken, bir kısmı da yoksulluğun pençesinde kıvranıyor. Kendini eğlence kültürüne vermiş zevkçi (hedonist) bir toplumun yarattığı bataklık, devamlı tatminsiz insanlar ve suçlular üretiyor. Bu bataklığın çapı her gün biraz daha büyüyor ve pis kokular burnumuza kadar geliyor. Artık hiç kimse, çocuklarının ve torunlarının bu bataklığa sürüklenmeyeceğinden emin olamıyor. Uyuşturucu kullanma yaşının ilk okul çağına kadar inmesi, toplumdaki bozulma ve soysuzlaşmanın hangi boyuta geldiğini göstermektedir. Bunlar, dünyevileşen bir toplumdan yükselen çığlıklardır. Bu çığlıklara sırtımızı döner ve “bana ne” deyip kendi hayatımızı yaşamaya devam edersek, gün gelir faturayı çok ağır öderiz. Hiçbir meselemizi bilimsel, kültürel, felsefî ve metafizik bir derinlikte tartışamıyoruz. Yeterince özgür bir kafaya sahip olduğumuz da söylenemez. Çünkü bulunduğumuz yerde hangi eğilim ağır basıyorsa, ona göre konuşuyor ve eyyamcılığı tercih ediyoruz. Çağımızın sunduğu imkanları doğru kullanarak, çocuklarımıza ve torunlarımıza daha iyi bir Türkiye hazırlayamadığımızı, dünya terazisinde hissedilebilir bir ağırlık oluşturamadığımızı görmeliyiz artık… Elimizdeki vasıtalara ve sahip olduğumuz insan kaynaklarına dayanarak, küresel güçlerin oluşturduğu yıkıcı dalgaları söndürecek “yeni karşı dalgalar” oluşturabiliriz. Her türlü bozulma ve çözülmeye rağmen, Türk ve İslam coğrafyasında bu büyük dalgayı oluşturabilecek bilinç ve öz bizde mevcuttur. Bu, insanlığa nefes aldıracak yeni bir medeniyet anlayışını içinde taşıyan bir özdür. Yapım ve yıkım dünyasında, ağırlığımızı her zaman yapımdan ve yaşatmadan yana koymuşuz. Çünkü, bizim medeniyetimiz bir yapım, onarım ve insanı yaşatma medeniyetidir. Çok şükürler olsun ki, dünyaya şöyle bir yukardan baktığımızda bu özelliğimizi hâlâ koruyoruz. Her türlü bozulma ve soysuzlaşmaya rağmen, milletimizin insanlık alemi için yapıcı ve onarıcı karakterini görmemek mümkün değildir. Şunu özellikle vurgulamak isterim ki, insan öğüten bir sisteme rağmen, milletimizin bu karakterini koruyabilmesi büyük bir başarı olmuştur. Değerli Misafirlerimiz, Çocuklarımız ve sahip olduğumuz dünya malları, bizim için bir imtihandır. Çocuklarımız üzerinde medya, sokak ve çevreden daha fazla etkili değiliz. Mesleklerimiz ne olursa olsun, hepimiz evde bir ana ve babayız. Onlar üzerindeki eğitici rolümüz çok sınırlı kalıyor. Çocuklarımızın düşünce ufkunu genişletecek, onları Türk toplumuna faydalı birer insan haline getirecek ve gönül rahatlığı ile teslim edeceğimiz bir kurumumuz var mı? Onlara güzel Türkçe’mizi etkili ve doğru kullanmayı öğretecek bir yer biliyor musunuz? Eğitim sistemi, kalitesiz ve kitlevi üretim yapan bir fabrika gibi, her yıl yüz binlerce çocuğu topluma katıyor. Bu nasıl bir eğitim sistemidir ki, yaklaşık bir asırdan beri kendini tekrar ediyor ve dünyadaki gelişmeleri kavrayamıyor. Değişebilir değerleri vazgeçilmez sabit değerler haline getiriyor ve 21’inci yüzyılda donup kalıyor. Bugünkü eğitim sistemi, insanımız için bir işkenceye dönüşmüş ve her nesli bir öncekinden daha yorgun ve bitkin hale getirmiştir. Düşünen, sorgulayan ve fikir üreten insanlar, bu eğitim çarklarının içinden çıkmıyor. Bu özellikler, mamülat hatası olarak üretim bandının dışına düşen insanlarda görülüyor. Çocuklarımız, belki bugün çağımızın araçlarını bizden daha iyi kullanıyor olabilirler; fakat ülke meselelerine duyarlılıkları ve geleceğe dönük hayalleri bizden daha ilerde değil. Geleceğe daha ümitsiz bakıyorlar, içi doldurulmamış bir kimlikle yaşıyorlar ve çok daha kötüsü zor şartlara dayanma güçleri “yok” denecek kadar az. Adını burada vermeyeceğim, ama milliyetçi (!) olduğu tescilli bir arkadaşımızın, 4-5 yaşındaki torununu Fransız kültürü alması için Fransız kreşine yazdırdığını duyunca şaşırıp kalmıştım. Dünyada hangi milliyetçilik, küçücük bir çocuğa kendi öz kültürünü vermeden, bir başka toplumun kültürünü vermeyi mazur gösterebilir? İddia ediyorum ve diyorum ki, bizi yaşarken öldürdüler. Çocuklarımızı bizden çaldılar… Sıra torunlarımıza geldi. Onları da elimizden aldıkları gün sonumuz gelmiş demektir. İşte, Selçuklu Vakfı gibi kurumlar bunun için olmalı; bize ait değerleri koruyarak geleceğe taşımalıdır. Tarihî misyonuna yakışır şekilde, toplumun tüm kesimlerini kucaklayarak örgütlü yardımlaşmayı sürdürmeli, çocuklarımıza sahip çıkmalı, bugüne kadar eğitim ve kültür alanında eksikliğini duyduğumuz kurumlaşmayı gerçekleştirmelidir. Son çeyrek asırda camiamız içinde bir güvensizlik rüzgarı estiğini çok iyi biliyorum. Sanki herkes kafasının arkasında bir şeyler saklar gibi davranıyor. Herkes göz göze gelmekten korkuyor… Bu böyle gitmez… Açık olmalıyız, dürüst olmalıyız ve birbirimize gerçekleri söyleyebilecek kadar da cesur olmalıyız… Güven oluşturucu somut adımları bir başkasından beklemek yerine, bizzat kendimiz atmalıyız. Basit siyasi çıkarlar ve kişisel tatmin yolları bizi daha çok çıkmaza sokuyor. İmparatorluk kurarak cihanşümul düşünmeyi dünyaya gösteren bir milletin çocuklarının böyle bir psikolojiye sürüklenmesi affedilir gibi değil… Yazdığı “Medeniyetler Çatışması” adlı kitabı ile ABD’nin küresel politikalarında etkin bir rol oynayan Huntington, dünyada beş veya altı medeniyetin yaşadığını söylüyor. Batı’lı bilim adamlarının neredeyse hepsi, diğer medeniyetlerden kesin çizgilerle ayrılan, bir “İslam medeniyetinden” bahsediyor. Ayrıca İslam medeniyetinin Türk, Arap ve Fars versiyonları dile getiriliyor. Peki Türk aydınları olarak bizler ne yapıyoruz? Bu tür sözleri söylerken kırk kere etrafımızı kontrol ediyor ve neredeyse cin çarpmış gibi “İslam” kelimesini ağzımıza almaya korkuyoruz. Kendimizi içerde nasıl görürsek görelim, dışardan görünen kimliğimiz bizi ele veriyor. Bu kimliği gizlemek, üzerine kül ve çamur atarak yok saymak, eşi görülmemiş bir hamakat örneği oluşturuyor. Dinî kimliğimizle evrenseli yakalama ve milli kimliğimizle de kendi orijinalliğimizi korumaya çalışmıyoruz. Hiçbir medeniyetin dinî ve millî kimlik olmadan inşa edilemeyeceği gerçeğini henüz idrak edebilmiş değiliz. Eğer bunu idrak edebilmiş olsaydık, bu ülkede Türk milletinin ana gövdesine yapılan 28 Şubat post-modern darbelerine pabuç bırakmazdık… Günümüzün küresel güçleri, milli kültürleri yok etmeye çalışarak insanlığa en büyük kötülüğü yapmaya hazırlanıyorlar. Dünyada bir tek kültür ve bir tek din olmasını istiyorlar… Herkes bize benzemeli, bize biat etmeli ve dünya nimetleri için bize el açmalı diyorlar... Benzeşme kültürü ile insanlığın tek bir medeniyet içinde toplanmasını kurgulayan, milletlerin sosyolojik gerçekliğine aykırı olan bu anlayış, insanlığı yıkıma götürecek bir yola girmiştir. Farklı kültür ve inançların insan hayatına ve medeniyetlere dinamizm kazandırdığı gerçeği göz ardı edilmektedir. Ne yazık ki, Türk aydını da bu tuzağa düşmüş görünüyor. İçinde yaşadığı çağı doğru algılayan, Türk-İslam değerlerine sahip çıkan, şahsiyetli insanların topluma kazandırılması için Selçuklu Vakfı olarak üzerimize düşen görevleri yapmaktan geri kalmayacağız. Çocuklarınızın, torunlarınızın ve Türkiye’nin geleceği için Selçuklu Vakfına yardımlarınızı bekliyoruz. Sözlerimi burada bağlarken, hepinize hürmetlerimi sunuyor, tuttuğumuz oruçların Allah’ın yüce katında kabul edilmesini diliyorum.
|